Ad kavminin ne kadar dehşetli şekilde helak edildiğini bilen Semud kavmi, çok yüksek, günümüzden bile çok çok yüksek teknoloji ile dağları, kayaları evlere dönüştürmüşlerdi.
Kibirleri de arşa varmıştı. Çok ahlaksız, namussuz, işkenceci, satanist, ayinci, yalancı, zalim, hırsız, sömürgeci, katliamcı kişiler olmuşlardı. Salih peygamber defalarca sabır etti, nasihat etti, mühlet verdi ama nasiplenmediler. Sonunda Semud halkı da şiddetli şekilde helak edildi. Sonra Medyen halkı da öyle…
Çok uçuk seviyedeki teknolojileri ve taşlardan oyarak yaptıkları evleri onları koruyamadı.
Bu dünyada sayhadan, saikadan, kariadan kaçılabilecek hiçbir yer yok.
Yerin üstünde yaşayanlar da yerin altındaki uzaylı şehirlerinde yaşayanlar da kaçamazlar, kurtulamazlar. En gelişmiş UFO’lara binip uzaya kaçanlar bile bunlardan kaçamazlar.
Madem öyle, biz de Ege adalarına, Yunanistan ana karasına, Güney Kıbrıs’a, Kırım’a, Şam’a, Süleymaniye’ye, Erbil’e, Musul’a, Tebriz’e, bütünüyle Güney Azerbaycan’a, Ermenistan’a, Gürcistan’a, Mısır dahil Afrika’ya, Suudi Arabistan, Lübnan, İsrail ve Filistin dahil ortadoğunun dört bir yanına, Yemen’e ve ayrıca ta Avusturya önlerine kadar çok geniş bir coğrafyaya ordularımızı gönderelim.
Bundan sonra oyun böyle oynayacaksa, tank, top, uçak, asker, subay, gemi, özel birlikler, paraşütçü indirme birlikleri, bordo bereliler v.s. ne varsa gönderelim ülkelere, şehirlere ve biz de adına da “Özel askeri harekat” diyelim. Sonra da herkes sesini kessin diye bekleyelim.
Anlaşılan o ki bu işler bundan sonra böyle görülecek. NATO’nun, AB’nin, ABD’nin ve önde gelen diğer dünya devletlerinin tavırlarından biz bunu anlıyoruz.
Kuzey Irak ve G. Azerbaycan başta olmak üzere, her yerde Türk kardeşlerimize neler yapıldı. Tapuları zorla ellerinden alındı, sürüldüler. Koruyacağız.
Haydi toplanın, metafizik çatışmalar tat vermiyor, geceden beridir anca vakit kaybı… Biraz sonra size Ahid Sandığı da denilen Tabut-u Sekine hakkında sarsıcı gerçekleri anlatayım. Vaktimiz değerlenmiş olsun…
18 bin alem ittifak etse bile onu bulamaz
Onu mehdi bulacak, alacak…
Tabut, Tabut-u Sekine, Mukaddes Emanetler, Ahid Sandığı, Şahadet Sandığı da denilen ve Musa aleyhisselam zamanından beri bilinen ve Kur’an-ı Kerim’in ayet-i kerimelerinde konu edilen şey, aslında bildiğimiz manada sandık ya da tabut değil.
Yıllardır anlatıyorum, geçmişte, şu günümüzde olduğundan çok çok daha ileri bilim ve teknoloji vardı. Ve geçmişteki hak peygamberlerin bazılarının devrinde de böyle yüksek bilim ve teknoloji vardı. Musa aleyhisselam devri de böyleydi. Musa a.s. bir yandan peygamber olmak hasebiyle, bilimsel izahı asla yapılamayacak olan mucizeler de gösteriyor ama bir yandan da devrin çok uçuk seviyedeki bilim ve teknolojisini de kullanıyordu. Kur’an-ı Kerim’de Bakara suresinde “Tabut” denilen bu şey de hem peygamberlerin mucizlerinin ve ayrıca emanetlerinin/bıraktıklarının ve hem de yüksek bilim ve teknoloji ile imal edilmiş bazı şeylerin bir araya gelmiş halidir.
Söz konusu tabut imal edilirken, dünyamızda bilim ve teknoloji, uzaydaki başka hiçbir gezegende olmadığı kadar ilerideydi. Uzaydaki başka gezegenlerden teknoloji aktarması hiç yapılmadığı halde dünyamızda kendi olağan akışıyla gelişen bilim ve teknoloji, o kadar ileri seviyedeydi ki bilim ve teknolojide ulaşılabilecek son sınıra ramak kala bir seviyedeydi ve bu tabut işte böyle bir devirde imal edildi.
Dünyanın çekirdeği döndükçe oluşan manyetik alandan istifade ederek böylelikle daimi/kesintisiz olarak enerjisini alabilen bu teknoloji harikası tabut, aynı zamanda çok gelişmiş yapay zekaya da sahip.
Bu tabutta ayrıca görünmezlik kalkanı da mevcut. Günümüzde UFO ya da uçan daire denilen araçlardakinin çok daha ileri seviyesinde bir itki gücüne de sahip olan, bildiğimiz manada motorları, kanatları, ayakları, tekerlekleri bulunmayan, hiç ses çıkartmayan, havada, suda, yeraltında hiç zorlanmadan gidebilen bir araç/tabut bu…
O kadar ileri seviyede bir yapay zeka teknolojisine sahip ki günümüzdeki dünya insanlarının yerlerine geçmekte kullanılan o mükemmel biyonik robotların yapay zekaları, onun yapay zekasının yanında çok çok zayıf kalırlar.
Söz konusu yapay zeka, tabutu tehlikede görünce mükemmel şekilde vaziyeti analiz edebiliyor, ne yapması gerektiğine de tam isabetle karar verebiliyor ve kararlarını uygularken hiç hata yapmıyor. Bu tabutta, bu yapay zekanın kullandığı savunma sistemleri de mevcut.
Ye’cüc ve Me’cüc’ün yani yeşiller ile grilerin elindeki bilim ve teknoloji ile de bu tabutu bulmak mümkün değil. Çünkü tabut, onların elindeki arama, tarama cihazlarına da yakalanmıyor. Kendini, çok gelişmiş aletlerin sinyallerinden de koruyabiliyor. Onlara karşı da bir görünmezlik özelliği var. Görünmezlik özelliği, insan gözü için de var. Yüzlerce, binlerce insanın arasından ve sokaklarla caddelerdeki gelişmiş kameraların önünden geçip gidebilir ama asla fark edilmez. Bu kadar görünmezlik özelliği sayesinde zaten görünmüyor ama bir şekilde gafil avlanmış olsa, görünse, bulunsa bile sorun olmuyor. Çünkü açılamıyor. Sadece yapay zekaya önceden tanımlanmış kişiler açabiliyor. Bu kişilerden olmayan biri tabutu ele geçirse ve açmanın yollarını denese, tabut sinyaller yayıyor ve bu kişileri çarpıyor ama öldürmüyor. Kişi ya da kişiler tabutu açma mücadelesine devam ederlerse bu defa onları ağır çarpıyor. Gözlerinden giren bir enerji ta beyinlerini bile yakıyor ve oldukları yerde öldürüyor.
Tabut, zihin kontrolüyle çalışıyor. Lakin, kimlerin zihinlerinden talimat alacağı önceden kodlanmış, tanımlanmış vaziyette. Kodlanmamış kişilerin zihinlerinden gelen talimatları kabul etmiyor.
Türkiye’de en çok Konya civarında ve ayrıca dünyanın başka başka yerlerinde görülen obrukları, günümüzden çok çok ileri bilim ve teknoloji ile imal edilmiş maden araçlarının açtığını, uzaylı insan türlerinin dünyamızdaki bor da dahil olmak üzere muhtelif madenleri çaldığını yıllardır anlatıyorum.
İşte bu araçların kullandığı, toprağın atomlarını oynayarak yakan ve böylelikle hafriyata gerek kalmadan yerin altını kazan teknolojinin çok daha ilerisi bu tabutta da var. Böylelikle bu tabut, yerin altından çıkmadan bulunduğu yeri değiştirebiliyor. Okyanusların, denizlerin içinde gidebiliyor. Şu yeşillerin ve grilerin uçan dairelerine yaklaşsa, onları da bozabiliyor. Yani, dünyamızda mevcut bulunan bilim ve teknolojiden on binlerce sene ileri seviyede teknoloji ile yapılan araçlar bile onun yanında savunmasız kalıyor. Nerede kaldı ki ona zarar verebilsinler. Öyle mükemmel bir araç ki bu tabut, okyanusun en derin yerlerine inse, basınçtan zarar görmüyor.
İşte yeşillerin ve grilerin ya da an itibariyle uzaydaki hiçbir gezegenin teknolojisiyle bulunamayacak ve açılamayacak olan bu tabuta, son defasında verilen talimatlar var. Tabutun yapay zekası, ahir zamanın ne olduğunu, nasıl olduğunu ve o zamanda mehdinin kim olduğunu bilebilecek ve ona teslim olup açılabilecek şekilde kodlandı. Bu kısımda mucizevi yönler de derinlikler de var ama böyle yapay zeka kodlaması kısmı da var.
Bu tabutu İsrailoğullarının hükümdarlarının birbirlerine bıraktığı söylenir. Bu bilgi de doğru değil. Hristiyanların ve Yahudilerin dini kaynaklarında bu tabuta dair anlatılanların çok az bir kısmı doğru. Bu tabut, hükümdardan hükümdara değil, peygamberden peygambere bırakıldı.
Bir zaman geldi, bu tabut peygamber olmayan birine de verildi ama Yahudiler bunu kabullenmediler. Bu kısmı anlamak için, Bakara suresinde bu tabuttan ve ayrıca hazret-i Talut ile hz. Davud’dan da bahsedilen ayet-i kerimelerin meallerini okuyalım:
Ayet 247: Peygamberleri onlara: “Allah, size hükümdar olmak üzere Talût’u gönderdi.” demişti. Onlar: “Ona bizim üzerimize hükümdar olmak nereden geldi? Oysa hükümdarlığa biz ondan daha lâyıkız, ona maldan bir genişlik, bir bolluk da verilmemiştir.” dediler. Peygamberleri de “Onu sizin başınıza Allah seçmiş ve ona bilgi ve vücut bakımından bir güç, bir genişlik vermiştir.” dedi. Hem Allah, mülkünü dilediğine verir. Allah’ın rahmeti geniştir, o her şeyi bilir.
Ayet 248: Peygamberleri, onlara şunu da söylemişti: Haberiniz olsun, Onun (Talut’un) hükümdarlığının alâmeti, size o tabutun gelmesi olacaktır ki onda Rabbinizden bir sekine (sükûnet, gönül rahatlığı), Musa ve Harun ailelerinin bıraktıklarından bir bakiyye (kalıntı) vardır. Onu melekler getirecektir. Eğer iman etmiş kimselerden iseniz, bunda sizin için kesin bir ibret, bir alâmet vardır.
Ayet 249: Talut, ordu ile hareket edince dedi ki: “Allah sizi mutlaka bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse, benden değildir. Kim de onu tatmazsa, işte o bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan başka (bu kadarına ruhsat vardır).” Derken içlerinden pek azı hariç, hepsi de varır varmaz ondan içtiler. Talut ve beraberindeki iman eden kimseler nehri geçtiklerinde. “Bizim bugün, Calut ile ordusuna karşı duracak gücümüz yok.” dediler. Allah’a kavuşacaklarına inanıp, bilenler ise şu cevabı verdiler: “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabırlılarla beraberdir.”
Ayet 250: Calut ve ordusuna karşı savaş meydanına çıktıkları zaman da şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Üzerlerimize sabır dök, ayaklarımızı sabit tut ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!”
Ayet 251: Derken, Allah’ın izniyle onları tamamen bozdular. Davud, Calut’u öldürdü ve Allah, kendisine (Hz. Davud’a) hükümdarlık ve hikmet (peygamberlik) verdi ve ona dilediği şeylerden (peygamberlere has ilimden) de öğretti. Eğer Allah’ın, insanları birbirleriyle savması (savaştırması, yok etmesi) olmasaydı, yeryüzü mutlaka bozulur (insan şeytanlarıyla dolar) giderdi. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir lütuf sahibidir.
Zamanın Yahudileri, hak peygamberlerden biri olan Yuşa aleyhisselama “Allah bize hükümdarlık yapacak birini seçsin, biz de ona tabi olalım. Eskiden olduğu gibi iyi hallerde olalım, her yerde hakim olalım.” dediler. Yuşa a.s. da onlara “Allah size hükümdar olarak Talut’u seçti, Talut’a tabi olun” dedi. Lakin İsrailoğulları (Yahudiler) bunu istemediler. Irkçılık yaptılar, İslam peygamberlerinin çoğu ben-i İsrail arasından çıktığı için bunlar kendilerini üstün bir ırk olarak görüyorlardı. Yahudi olmayan, ayrıca zengin olmayan birine tabi olmamayı seçtiler. Çünkü… ilimce ve bedence çok ileri bir halde olan, muazzam bir ilmi derinliğe, askeri dehaya ve pek çok sahada üstünlüklere sahip olan Talut bir Türktü… Görünüşü de çok heybetli olan, son derece yakışıklı da olan Talut, Zülkarneyn diye de bildiğimiz kişinin ta kendisiydi.
Boşuna yorulmayın.
En gelişmiş süper bilgisayarlarla, en gelişmiş arşivlerinizde bile aratsanız, bu bilgileri bulamazsınız. Bunlar daha önce hiçbir kitapta, makalede, internet sitesinde, sosyal medya hesaplarında, televizyon programlarında veya herhangi bir yerde paylaşılmadı. Bunlar, sadece Akademi Dergisinde bulabileceğiniz sarsıcı gerçeklerden… Siz şu anlarda şoklara girmişsinizdir. Halinizi anlıyorum, kolay değil. Din diye ve dava diye inandığınız şeylerin temelleri yıkıldı, hiç bu kolay değil. Bir kez daha anladınız ki o İblis çok yalancı, çok fitneci, çok kandıran biri… Siz şokları biraz atlatın. Ben bir çay içip geleceğim. Devam ederiz. Dediğim gibi, zaten metafizik sahanın tadı yok.
Haydi devam edelim…
Hz. Musa ve hz. Harun henüz alemi değişmemişken, dünya hayatları bedenen de devam ederken yani ölüm denilen şeyi yaşamamışlarken, Allahü teala İsrailoğullarına arz-ı mev’ud u vaat etti. Filistin’i ve çevresini zalimlerden temizlemelerini, Allah yolunda harp etmelerini emir etti. Musa a.s. bu emri İsrailoğullarına bildirdi. Musa a.s. ın akrabası olup henüz genç yaşlarda olan ve peygamberlik vazifesi de verilmemiş olan Yuşa a.s. da İsrailoğullarının arasındaydı. Aralarında Yuşa a.s. da bulunduğu bir grup, bölgeyi incelemek ve gözlemlemek için gönderildi. İsrailoğulları, Filistin ve civarına gittiklerinde gördüklerine inanamadılar. Ortalama bir insanın iki hatta iki buçuk katı boyunda olup o nispette geniş/kalıplı olan kişileri gördüler. Kalplerine korku düştü ve çok çekinerek aceleyle geri döndüler. İsrailoğullarına “Sakın oraya gitmeyin, gitmeyelim. Yok oluruz. Esir düşeriz.” gibi sözler söylediler ve o kişilerin dev gibi olduklarını, çok güçlü olduklarını anlattılar. Aralarından Yuşa a.s. da dahil olmak üzere, sadece birkaçı bu hale düşmediler ve o anlarda henüz peygamberlik vazifesi verilmemiş olan Yuşa a.s. İsrailoğullarına nasihatlar etti:
“Ey İsrailoğulları! Cebbarların (zâlimlerin) şehrinin kapısından hemen girin (onların vücutlarının büyüklüğünden korkmayın. Biz onları gidip gördük ve öğrendik. Onların bedenleri büyük ve kuvvetli fakat kalpleri zayıftır. Sizinle harp etmeye rûhî metânetleri yoktur). Bir defâ kapıdan girdiniz mi (Allahü teâlânın vâd ettiği yardımın size gelmesiyle) elbette siz gâliblerden olursunuz. Siz gerçekten inanan, Allahü teâlânın vâdini tasdik eden kimseler iseniz, (Allahü teâlânın kudretine, size yardım edeceği hakkındaki vâdine, Musâ aleyhisselamın peygamber olduğuna inanıyor, îmân ediyorsanız, düşmanların boy ve cüsselerine bakarak aldanmayınız. Onlardan korkmayınız. Size ilâhi yardımın geleceği husûsunda ve bütün her hâlinizde) Allahü teâlâya tevekkül ediniz. (O’na îtimâd ediniz. Yalnız O’na güveniniz ve cihâddan geri durmayınız.)” (Mâide sûresi: 23)
İsrailoğulları bu nasihatı dinlemedi. Musa a.s. ın nasihatlarını ve emirlerini de dinlemediler. Aralarında olup korkusuzca ve samimiyetle davranan Yuşa a.s. ve birkaç kişiyi daha taşladılar. Öldürmek de istediler.
Siz bakmayın dünya tarihi boyunca peygamberlerin çoğunun ben-i İsrail’e gönderilmiş olmasına… Dünya tarihi boyunca, peygamberlere en çok itaatsizlik eden, onlara en çok eza ve cefayı çektiren, en çok peygamber katleden kavim de ben-i İsraildir.
O gördükleri dev kişiler aslında bu dünyanın insanlarından değildiler. Aslında onlar insan da değildiler. Dünyada bulunan uzaylı türlerin gelişmiş teknoloji ile ve dünya insanı suretinde yaptıkları biyonik robotlardı onlar.
İsrailoğulları bu kadar korkaklık, itaatsizlik edip bir de üstüne Allah’ın peygamberlerine ve veli kullarına karşı bu kadar ileri gidince, Allah onları cezalandırdı. Arz-ı Mevud a girmeleri haram kılındı. En doğrusunu Allah bilir ama yaklaşık olarak kırk sene Tih sahrası sürgününde yaşadılar. Çok şaşkın, çok kötü ve acınacak hallerdeydiler. Çok zor şartlarda hayatta kalmaya çalıştılar ama zaman geçtikçe hep sefil hallerde öldüler. Bir nesil gitti ve onların evlatlarının yetişkin olduğu başka bir nesle/devre çıkıldı. Bu süre içinde Harun ve Musa aleyhimesselam da alemi değiştiler, vefat ettiler. Ve onlardan sonra peygamberlik vazifesi Yuşa bin Nun aleyhisselama verildi.
Yuşa a.s. arz-ı mev’ud (vaad edlen topraklar) denilen yerleri peş peşe fethetti. Arz-ı mev’ud, Yuşa a.s. zamanında gerçekleşmiş oldu. Yuşa a.s. bu süre boyunca sık sık mucizeler de gösterdi. Zalim ve kafir hükümdarları öldürüp de o diyarları İsrailoğulları arasında taksim etti. Musa aleyhisselama indirilen hak Tevratı okudu, ondaki hükümlerle hüküm verdi. (Günümüzdeki muharref/bozulmuş Tevratı değil, tahrif olmamış haliyle hak Tevratı…)
Yuşa a.s. bu kadar yerleri fethederken tabut-u sekine de kendisindeydi ve ondan da istifade etti.
Zamanın Yahudileri, arz-ı mev’ud denilen yerleri küçük görür ve tarihteki ihtişamlı halleri gibi dünyada çok geniş yerleri fethetmek ister oldular. Firavunların saltanatı devri gibi şartlar ister oldular.
Lakin dünyanın siyasi ahvali buna pek müsait değildi. Dünya üzerinde, o zamanda da şu zamanımızda olduğu gibi pek çok devletin idarecilerinin yerlerine biyonik robotlarla uzaylı türler geçmişti ve bu ülkeleri, milletleri uzaylı insan türleri yönetiyorlardı. Bu gerçekleri bilmeyen İsrailoğulları, yukarıda da anlattığı gibi, Yuşa aleyhisselama “Allah bize hükümdarlık yapacak birini seçsin, biz de ona tabi olalım. Eskiden olduğu gibi iyi daha iyi, daha ihtişamlı hallerde olalım, dünyanın her yerinde hakim olalım.” dediler. Yuşa a.s. da onlara “Allah size hükümdar olarak Talut’u seçti, Talut’a tabi olun” dedi.
Talut, Oğuz Kağan ya da Zülkarneyn diye de bildiğimiz kişi olduğu için ona tabi olmadılar, onun hükümdarlığını çoğunlukla kabul etmediler.
İşte, istikamette kalan, müslümanlıkta kalan, itaat halinde kalan İsrailoğulları da dahil olmak üzere, dünyadaki bütün müslümanların ve mazlumların kurtarıcısı olacak Talut ya da diğer isimleriyle Oğuz Kağan, Zülkarneyn devri böyle başladı.
Talut/Zülkarneyn, Calut’un ordusunu yendi. Calut ve ordusundaki pek çok kişi de dev insanlar olarak bilinen biyonik robotlardı. Calut’a son darbeyi, Talut’un kumandan olduğu orduda bulunan ve henüz peygamberlik vazifesi verilmemiş olan Davud aleyhisselam vurdu. Ölümü onun elinden oldu.
Mecmau’l-bahreyn (İki denizin birleştiği yer)
Yıllardır yazarım, bilirsiniz. İstanbul boğazı suni bir boğaz. Cebel-i Tarık boğazı da öyle… Bu iki boğazı da Zülkarneyn a.s. açtı. Bizim İslami kaynaklarda çok uzun zamandır yazılır, anlatılır. Zülkarneyn a.s. İstanbul boğazını açarken, o sıralarda büyükçe bir göl olan karadenizi denize çevirirken, ona en çok yardımcı olan kişilerden biri de hz. Yuşa’dır. Hz. Yuşa’nın kabri yakın geçmişte veli zatların kerametiyle tespit edilmiştir ve İstanbul’un hakim tepelerinden biri olan Anadolu Kavağı tepesinde bulunur. İddia edildiği gibi 17 metre boyunda da değildir. Ortalama boylardadır. Ve hz Yuşa, halen boğazın hakimi ve koruyucusu olarak kıyamet sabahına kadar ruhaniyetiyle hizmetine devam etmektedir. İstanbul boğazı çok yüksek teknoloji ile açılırken hz. Zülkarneyn’e en büyük desteği veren kişilerden biri de Hızır aleyhisselamdır. Hz. Musa ile Hz Hızır’ın buluştuğu ve “iki denizin birleştiği yer” denilen yer de bu günkü adıyla İstanbul’dur, İstanbul boğazıdır. O buluşmanın bir kısmına kadar orada bulunan üçüncü kişi de Yuşa aleyhisselamdır.
Tarih tekerrürlerle dolu…
Bundan yaklaşık yedi bin sene önce Oğuz Kağan, Talut, Zülkarneyn ve daha başka isimlerle bilinen o mübarek zat İstanbul’un da hakimiydi. İki denizi suni tekniklerle birleştirdi. Bütün dünyanın da hakimiydi. Yanında ona sadakatla bağlı olup korkusuzca Allah yolunda cihad eden temiz ve asil bir millet, Türkler vardı. En çok da Türk kavminin desteğiyle hz. Zülkarneyn dünya hakimiyeti tesis ederek dünyayı imanla, huzurla, mutlulukla, adaletle ve hayırdan yana her ne varsa onlarla doldurdu.
Daha önce anlattıklarımdan biliyorsunuz. Dünyada şu ana kadar dört kişi, dünyanın tamamına hükmeden devletlerin idarecisi olabildiler. Beşinci bir kişi de dünya hakimiyeti tesis edecek. Bu kişi mehdi olacak. Lakin bu kişi mehdi de denilen, hakiki mehdinin evladı/talebesi olan Cehcah olacak.
Nasıl ki tarih boyunca tabut-u sekine sadece olması gereken kişilerin elinde olduysa, ahir zamanda da mehdinin yani Cehcah’ın elinde olacak. Cehcah, dünya hakimiyeti tesis ederken tabut-u sekineden, onun içindeki mukaddes emanetlerden, çok değerli notlardan/bilgilerden çokça istifade edecek.
Olmaz ya, bir şekilde tabutu sekine başka bir ele geçmiş ve bir şekilde açılabilmiş olsun… O halde bile, tabutun içindeki notları çözemeyecekler. Çünkü o notlarda anlatılanları peygamberler ve bir de peygamber olmasalar da zülkarneyn gibi, Üzeyir a.s. gibi, Lokman a.s. gibi, Hızır a.s. gibi çok çok yüksek manevi derecede ve yüksek ilim/hikmet seviyesinde olanlar anlayabilirler. Bir de ahir zamanda zuhur edip ikinci Zülkarneyn olacak olan Cehcah anlayabilecek. Tabutun içindeki Süleyman mührü, Musa’nın asası gibi mukaddes emanetler de mucizevi hususiyetlere sahipler. Yanlış ellere geçmezler, geçseler de yanlış ellerde o mucizevi halleri görülmez.
Cehcah da birinci Zülkarneyn gibi dünya insanlığını tek bir toplum yapacak. Irkçılık olmayacak, haksızlık olmayacak, zulüm olmayacak, katliamlar olmayacak. Bir süreden sonra hastalıklar bile olmayacak. İnsanlara saldıran hayvanların bile genetik kodları normal/eski hallerine getirilecek ve bu saldırganlık bile olmayacak. Ye’cüc ve Me’cüc Cehcah zamanında ikinci kere dünyamıza taarruz edecekler ve Cehcah yani ikinci Zülkarneyn sayesinde dünya insanlığı bu iki uzaylı kavmi yenebilecek. Hz. İsa’nın yeniden yer yüzüne indirilişi de Cehcah zamanında olacak ve hz. İsa Cehcah’ın sürekli danıştığı bir ruhani/manevi lider olacak. Yeniden peygamberlik vazifesi yapmayacak. Hükümdarlık da yapmayacak, siyasi lider de olmayacak. İmam- Azam’a da tabi olmayacak. Ehl-i sünnet üzere yeni bir ameli mezhep tesis edecek. Kendi içtihatlarıyla amel edecek ve isteyenler onu mezhep imamı olarak da görüp tabi olacaklar. Öyle hakikatler gün yüzüne çıkacak ki duyan ve gören insanların hepsinin müslüman olması gerekecek. Artık aksine bir duruş sergilemek mümkün olmayacak. İşte o anlarda hz. İsa içtihat edecek ve “Ya iman ya da ölüm” diyecek. O derece inatla inkarcılık yapanların dünya üzerinde yaşamalarına ve dünyayı maddi ve manevi tehlikelere sürüklemelerine izin vermeyecek. Cehcah da hz. İsa’nın bu emrini yerine getirecek. Lakin o gün gelene ve o şartlar oluşana kadar dünyadaki milletlerin, cemaatlerin din/vicdan ve ibadet hürriyetlerine karışmayacak.
Öyle, hazırlıksız bir şekilde, çalakalem yazdım bunları… Biraz düzensiz oldu ama yeterince anlaşılır oldu. Vakit buldukça ve aklıma düştükçe bu konuda küçük eklemeler de paylaşırım.
Dünyanın etrafını sarmış olan ve günümüzde Van Allen kuşağı da denilen koruma kalkanının nasıl yok edileceğini ve oradan zarar görmeden nasıl geçileceğini çözmenin yolu da tabut-u sekinede var.
Saatlerce anlatmak gerekir ama kısaca izah edeceksek, şöyle izah edilebilir;
Dünyamızda binlerce senedir yarı insan, yarı balık olan canlıların çizimleri, heykelleri yapılıyor. Afrikanın son derece ibtidai/ilkel kabilelerinde bile böyle tasvirlere ve efsanelere denk gelinebiliyor. Hatta Şi’ra yani Sirius yıldız sisteminden bahsedilirken söz hep balık insan denilen canlılara, yarı insan ve yarı balık gibi görünen acayip şeylere çıkıyor.
Bunun iki sebebi var.
1- Dünyamızdaki sayısız hayvanların vücutlarında nasıl farklı farklı özellikler varsa, onları andıran, onlara benzeyen farklı farklı özelliklerde uzaylı insan türleri de var. Uzayda en azından kat trilyonlarca insan türü var ve bunların fiziki şekilleri çoğunlukla başka başka… Dış görünüş itibariyle birbirine benzeyen insan türü sayısı az. Bazı uzaylı insan türlerinin kanatları var ve havada kolayca uçabiliyorlar. Bazılarının ise çok kalın ve sürüngenlerdeki gibi pullu derileri var. Bazılarının kolları ve başı olsa da ayakları yok ve karınları üzerinde sürünerek yol alıyorlar. Bazılarına arkadan baksanız, dünyamızdaki uğur böcekleri gibi sırt kısımları var. Bazıları ise, ayaklarının haricinde ellerini de yere koyarak yürüyorlar. Epeyi karanlık bir yerde onlardan birini uzaktan görseniz, dört ayaklı hayvanlara benzetebilirsiniz. Bazılarının ise denizde, gölde yaşamaya müsait derileri, iç organları ve solungaç sistemleri var. Daha önce yazmıştım, Issık gölün altında ve etrafında gizlice yaşayan tür de söz konusu türlerden biri ve su altında hiç zorlanmadan uzun süre durabiliyorlar. Söz konusu balık derili, balık gibi pullu, ayakları olmayan ama akıllı, irade sahibi, teknoloji kullanan uzaylı insanları gören dünya insanları hep oldu. Neticesi olarak bunların varlığı hep tartışma konusu oldu ve yer yer çizimleri yapıldı.
2- Dünyamızda gizlice yaşayan ve fiziki özellikleri bize çok benzeyen ve çok yüksek bilim ve teknoloji seviyesinde olan bazı uzaylı insan türleri, biyonik robotlar yaparken, dünyamızın tabiatında gördükleri pek çok hayvanın birebir özelliklerde biyonik robotlarını binlerce senedir yaptılar. Bunlar, bazen de dünyamızdaki birkaç hayvanın özelliklerini bir arada taşıyan biyonik robotlar da yaptılar. Yarı insan, yarı balık gibi görünen biyonik robotlar da yaptılar. Zaman zaman bunlar da dünya insanları tarafından görüldüler ve bunlara “deniz kızı” denildi.
Daha önce birkaç tekrarla kısa kısa konu etmiştim. Kurt adam efsanesi bile durduk yerde çıkmadı, yayılmadı. Binlerce senedir bazı dünya insanları gerçekten de kurt adam denilecek şeyler gördüler. Bunlar da biyonik robottan başka bir şey değiller.
İslami ilimlerden uzak olan, başlarında hakikati bilip öğretecek mürşidleri/hocaları olmayan bazı kabileler/topluluklar, bir de İblis’in ve cinlerin bitmek bilmeyen müdahaleleri, yönlendirmeleri de üstüne geldikçe, fiziki şekilleri değişik ve yüksek teknoloji kullanan uzaylıları ve bir de bunların yaptıkları biyonik robotları tanrı gibi görür oldular.
Bütün hikaye bu, başka bir şey değil… Süleyman aleyhisselamın meşhur Hüdhüd kuşu ve Kabe’yi Ebrehenin ordularından koruyan ebabil kuşları bile biyonik robotlar olabilirler mi?
Bu anlattıklarımdan sonra Yunan mitolojisindeki Medusa’ya da bu gözle bakabilirsiniz.
Gözlerine bakanı taşa çeviren, yılan gibi saçları ve vücudu olan, keskin dişli dişi canavar şeklinde tasvir edilen o şeyin de bir biyonik robot olduğunu kabullenmek zorunda kalacaksınız. Medusa’yı öldürdüğü söylenen Perseus’un bir ayna kullandığı, bu şekilde Medusanın gözlerine bakmadan onu öldürebildiği anlatılır. İşte bunlar hep bizden çok ileri bilim ve teknoloji seviyesindeki uzaylı türlerin biyonik robotlarının gelişmiş özellikleriydi.
Yunan mitolojisindeki Medusanın çok benzeri Anadolu da ara ara görülmüş ve ona Şahmeran denilmiştir. Şahmeran da efsane değil, mit değil. İnsanlar hep böyle tuhaf şeyleri gördükleri için bunlar dilden dile anlatılır oldu.
Sentorların hakikati
Yunan mitolojisindeki yarı insan, yarı at suretindeki sentorlar (Kentaur) da biyonik robotlardı. Bunlar, çok ileri bilim ve teknoloji kullanılarak, mükemmel kalitede yapılmışlardı. Yeterli bilgiye ve tekniğe sahip olmayan bir insan, bunların arasında yıllarını geçirse bile robot olduklarını anlayamazdı. Sentorlar yiyorlar, içiyorlar, vücutları terliyor, dışkılıyorlar, uyuyorlar, yapay zekaları sayesinde mantıklı şekilde konuşuyorlardı. Boyları üç buçuk, dört metreyi buluyordu. Dönem dönem kanatlı olanları da imal ediliyordu. Sentorlar, insanlarda da atlarda da bulunmayan kabiliyetlere de sahiplerdi. Bunlarda lazer silahları bile vardı. İnsan gözünün görmediği frekanslar yayarak bastıkları yerleri titretebilirlerdi. İçine uzaylı insan da girebiliyordu, uzaylı insan olmasa da sahada sorunsuz çalışabiliyorlardı. İnsanlar onlara dokunsalar bile robot olduklarını anlayamazlardı.
Yeşiller ve griler, binlerce senedir dünyamızda çok oyunlar kurdular. Bunları da o İblis’le paslaşarak yaptılar. En büyük hedefleri, bütün dünya insanlığını İslam’dan, ahlaktan, namustan, sağlıklı yaşamaktan, mutlu ve emniyetli yaşamaktan uzaklaştırmaktı. Bu dünyanın insanlarının maddi ve manevi felaketlere sürüklenmesi, onlar için en öncelikli şeydi. Böyle türlü türlü robotlar geliştirerek, bunlara, o zamanda olağanüstü gibi görünen teknolojik kabiliyetler vererek, insanların manevi dünyalarını ve bu yolla da her şeylerini yönlendirdiler. Böyle şekil şekil imal edilen ve tanrı diye gösterilen biyonik robotların çoğunda insanların zihinlerini kontrol edebilen cihazlar da vardı. Sinyaller yayarlar ve insanları halden hale çevirirlerdi.
O zamanın insanları şimdi mezarlarından kaldırılsalar, hayatın içine bırakılsalar, şu dünyamızın teknolojisini biraz görüp anlasalar, kimsenin bir şey anlatmasına gerek kalmadan “Eyvahh. Hepsi teknolojik hile imiş” derler.
Şimdi, bunlar anlatılıyor diye, birileri seferberlik ilan ederek topluca metafizik saldırılar yapıyor ya, bana hiçbir şey olmuyor, daha çok anlatasım geliyor.
Dünya insanlığına, güneş sistemini bile gerçek haliyle anlatmadılar
Güneş sistemimizde, üzerinde hayat bulunan başka gezegenler de var. Bunların tamamı cüce gezegen ve sayıları yetmişten fazla… Çok azı Mars ile Jüpiter arasındaki asteroid kuşağında bulunuyor. Büyük çoğunluğu ise güneş sistemizin en dış halkası olarak görülen ve Kuiper kuşağı da denilen kısımda bulunuyor.
Bunların bazılarında eskiden beri hayat vardı, var. Bazılarına sonradan başka gezegenlerden gelenler oldu. Bazıları askeri üs gibi kullanılıyor. Birkaçında da önceden hayat vardı ama şimdi yok. Yine de kullanılıyorlar.
Söz konusu cüce gezegenlerin farklı farklı yapıları, atmosferleri, bitki örtüleri, insan türleri, hayvan türleri var. Bazılarında elleri, kolları, başları olsa da ayakları olmayan, ayakları yerine balık kuyruğu gibi kuyrukları olan ve daha çok suda vakit geçirerek yaşayan akıllı, irade sahip insan türleri de var. Cüce gezegenlerin bitki örtüleri de farklı farklı… Bazılarında bitki örtüsü yeşil, bazılarında sarı, bazılarında kahverengi, bazılarında mavi renkte. Allah’ın kudreti sonsuz. Tekrar edeyim. Dünyamızdaki hayvanlarda binbir türlü farklı renkler, uzuvlar, iç ve dış vücut özellikleri olduğu gibi, uzaydaki kat trilyonlarca insan türleri de hep benzeri şekilde birbirlerinden farklılık gösteriyor. Kelebek kadar güzel kanatları olan, mavi ışıklar yayarak uçuşan insan türleri bile var.
Bazılarının kocaman ordular kurarak bana ve ekibime şiddetli metafizik saldırılar yaptığı anlarda, bundan zan ettikleri gibi tesirlenmediğimi ve bu anlarda bile işlerimi yapabildiğimi göstermek için, ayrıca restlerine rest çekerek onları perişan eden yayınlarıma devam etmek için, şimdi hazırlıksız şekilde, irticalen yazıyorum.
illustration of human body with energy beams
Herkesin anlayabilmesi için halk dilinde yazacağım.
Yazdıklarımı, tashih bile etmeden olduğu gibi atacağım. Sonra vaktim olursa döner tashih ederim.
Adem babamız zamanında ya da daha önceki milyonlarca Adem babalar zamanında dünyamızda nasıl olup da yüksek bilim ve teknoloji olabildiğini anlayabilmek için, kıyametin, surun üfürülmesinin ne demek olduğunu, maddeyi, ruhu biraz anlatmak lazım.
İnsan bir ruh ve bir de bedenden oluşur. Ruhun ne olduğunu tam manasıyla bilmemiz mümkün değildir. Bunlar, herkesin okuyabileceği yazılarda anlatılabilecek hususlar da değildir. Beden ise anasır-ı erbaadan yani dört ana unsurdan meydana gelir. Bu dört ana unsur ise ateş, su, toprak ve havadır.
Ateş, su, toprak ve havanın birleşmesinden meydana gelen beden ölümlüdür ama ruh ölümsüzdür. Sonsuza kadar yaşar. Bedenin derinliklerine bakıldığında ise atomlardan oluştuğu görülür.
Ölüm dediğimiz şey yaşandığında ruh bedenden melekler tarafından çıkartılır ve bedende değişmeler başlar. Soğur, rengi değişir ve sonra çürüme başlar. Çürüyüp yok olduğunu düşündüğümüz beden aslında tam manasıyla yok olmaz. Atomlarına ayrılır ki işin sırrı da burada, atomda…
Ölen bir insanın ruhu bedeninden ayrılınca bedeni çürümeye yani atomlarına ayrılıp gayb olmaya başlar. Gayb, gözümüzle göremediğimiz, elimizle temas edemediğimiz, kulağımızla duyamadığımız, burnumuzla koklayamadığımız, dilimizle tadamadığımız yani duyu organlarımızla varlığını bilemediğimiz/ölçemediğimiz şeylerdir. Atomlar gayb olurlar, bu vesileyle madde/cisim gözden kaybolur ama bu, gerçek ve tam bir yok oluş değildir.
Bu gayb olma hali sadece insan bedeni için geçerli değildir. Madde/cisim olan her şey için geçerlidir. Ağaç, elma, toprak, su, hava, hayvanlar, bitkiler, gezegenler, uzay ve daha üstündeki katlar cismani/maddi alemlerden olduklarından atomlarla bir araya gelmiş, var edilmiş şeylerdir. Kıyamet de bu şekilde kopar. Cisim/madde olan her şey bir anda gayb olur yani atomlarına ayrılır.
Close up of colorful atomic particle background science 3D illustration
Hz. peygamberimize (s.a.v.) kıyamet koparken koca dağların halinin ne olacağını sordular. Bu hususta Ta-Ha suresi 105. ayet-i kerimesi nazil oldu ve kıyamet koparken dağların nasıl yok olacağı haber verildi. Bu ayet-i kerimeye “toz duman haline gelecekler” manasını veren alimler de oldu, “Rabbin o dağları kökünden savuracak” manasını veren alimler de oldu. Konuyu özetle anlatacağım için bu gibi kısımlara, detaylara şimdi girmeyeceğim ama bu ayet-i kerimeyi zamanın uleması/alimleri atomu bilmediği için tam tefsir edemeyerek “Rabbin o dağları kökünden savuracak, ufalayıp dağıtacak, un-ufacık edecek” manalarını verdiler. Atom diyemediler ama çok yaklaştılar.
Kıyamet denilen hadise yaşanırken bütün insanlar, cinler ve madde olan her şey atomlarına ayrılacak. Bir anda gayb olacaklar. Yok olacaklar. İkinci sura üflendiğinde ise atomlarına ayrılmış her şey bir anda var olacak. Sadece insanların bedenleri değil, gezegenler/alemler, üzerlerindeki okyanuslar ve denizler… Kıtalar, ormanlar, her türlü eşya yeniden atomları birleştirilerek var edilecek. Kıyamet, yeniden diriliş gerçekleşecek. Lakin birinci sura üflendiği anda nerede ne varsa, yani atomlarına ayrılma sırasında ne nerede ne halde ise, bütün onlar aynı yerlerinde ve aynı hallerinde var edilecekler. İstisnası ise insanlar ve cinler…
Onlar, üzerinde yaşadıkları ve öldükleri gezegenlerinde yeniden diriltilmeyecekler. Tam manasıyla idrak edemeyeceğimiz bir alemde, devasa bir sahada bir araya getirilecekler. Mahşer meydanında…
Birinci surla birlikte, atomlara ayrılma, ikinci surla birlikte, atomların yeniden bir araya getirilmesi suretiyle yeniden vücut bulma, var olma halleri yaşanacak ama cinlerin de insanların da ruhları madde/cisim olmadıkları için atomlarına da ayrılamazlar ve olmayan atomları da birleşmez.
Ruhlar ahiret alemine geçecekler ki şimdi en temel seviyede o kısımları da izah etmeye çalışacağım.
Bir top düşünün ki içinde bir top daha var.
İçteki topun içinde de başka top olduğunu, onun içinde başka top olduğunu, o topun içinde de başka top olduğunu, iç içe toplar olduğunu hayal edin.
En merkezde de küçücük bir top olduğunu düşünün. İşte benzetmek gerekirse uzay dediğimiz alan o küçücük top. Şu andaki teknolojimizle uzayın başını sonunu bulamadık ve tahmin bile edemedik. Trilyonlarca gökada ve her gök adada trilyonlarca yıldız/güneş sistemi, her güneş sisteminde bir ya da birkaç gezegen olduğunu kuvvetle muhtemel olarak bilir olduk. Bunu kabullendik. Belki bunun da çok ama çok ötesinde sayılar vardır da bilemedik ve tahmin bile edemedik. Hatalı bir tabirle sonsuz uzay boşluğu da denildi ama uzay aslında sınırları olan bir alem, sonsuz/sınırsız değil ve alemler arasındaki en küçük alem…
Uzay dediğimiz en merkezdeki topu içinde tutan başka bir top yani alem de var. İşte orası birinci kat sema… Bütün alemler küre şeklinde ve uzay dediğimiz alan birinci kat semanın içinde. Bu kadar büyük bir uzay, birinci kat semanın büyüklüğünün yanında Arap yarımadasındaki bir yüzük misali küçücük kalıyor.
En merkezdeki toptan, en üstteki topa doğru giderken üst üste yedi kat sema var. İkinci kat semanın yanında birinci kat sema da Arap yarımadasındaki bir yüzük kadar küçücük kalıyor. Her sema katı, üstündeki sema katına nispetle bu derece küçük kalıyor. Yani kainatın/evrenin katları/tabakaları üst üste, birbirini kuşatmış şekilde, küre şeklinde ve her biri, içinde tuttuğu alemden akıl almaz derecede daha büyük. Öyle ise uzayı tahmin bile edememiş olan bizler, yedinci katın büyüklüğü hakkında ne diyebiliriz.
Dahası da var… Yedi kat semanın üzerinde de ayrıca beş kat daha sema var. Yani benzeterek anlatırsak iç içe geçmiş on üç top var. Biri uzay dediğimiz en merkezdeki top ki o birinci kat semadan sayılıyor ve ayrıca bir sema katı olarak görülmüyor. On üç kat içinde yedi kat sema kısmı farklı maksatlarla var ama onun üstündeki beş kat sema katı ise farklı maksatlarla var.
Yedi katın üstündeki beş kattan en içte olanı, yani sekizinci kat diyeceğimiz kat Alem-i kürsidir. Onun üstünde ise Arş-ı Ala dediğimiz bir devasa kat var. İşte cennet ve cehennem orada bulunuyor. Uzaydaki hangi gezegende olursa olsun ölen insan ve cinlerin ruhları dokuzuncu kattaki Arş-ı Ala’ya melekler tarafından götürülüyor. Buraya ışık hızıyla bile trilyonlarca senede gidilemez ama ruh, meleklerin hızında götürülüyor.
Ölümle birlikte kabir alemine geçiliyor. Cesetler kabirlere konuluyor ama ruh bu kadar yüksek bir kata, Arş-ı Ala’ya çıkartılıyor. Cennet orada… Cehennem orada… İlliyyun orada… Siccin orada…
Azap çekecek ve cehenneme konulacak olan ruhlar, kıyamet kopup da hesaplar görülene, mahkeme-i kübra bitene kadar Siccin denilen yere konuluyorlar ve kıyamete kadar da durmaksızın azap çekiyorlar. Bu sırada kabirleri ile bağları da kopmuyor ve kabirlerine gelen kişileri görebiliyor ve duyabiliyorlar.
Azap çekmeyecek ve mükafat görecek olan ruhlar ise kıyamet kopana kadar İlliyyun denilen yere konuluyorlar ve bu sırada dünyadaki kabirlerine gelenleri görüyorlar ve konuşanları da duyuyorlar.
Birinci sura üflenince sadece dünyamızda ya da güneş sistemimizde ya da gök adamızda ya da uzayda değil, bu yedi kat semanın tamamında yani en merkezden dışarı doğru sekiz topta her şey gayb oluyor. Buralarda her kim varsa can veriyorlar, ölüyorlar, bedenleri atomlarına ayrılıp gayb oluyor ama ruhları madde olmadığı için yok olmuyor.
Sonra ikinci sur üflenince sadece bizim dünyamız ya da sadece bizim güneş sistemimiz ya da sadece bizim gökadamız değil, bu yedi kat sema içindeki cisim olan her şey atomları birleştirilerek geri getiriliyor. Lakin dinden mükellef olan akıl sahibi insanlarla cinler hariç… Onlar mahşer yerinde toplanıyorlar ama bu gezegenler/alemler, birinci sura üflenmeden önceki hallerine geri dönüyorlar.
Misal verirsek, dünyamız atomlara ayrışma başladığında her ne haldeyse, o halde tekrar geri geliyor, var oluyor. Nil nehri mi vardı, yine var ve yine aynı yöne akıyor. Kıtalar mı vardı, yine var ve yine aynı şekillerde ve büyüklüklerde duruyorlar. Dağlar, tepeler mi vardı, yine aynı şekilde ve aynı yerlerde var oluyorlar. Ormanlar, okyanuslar, denizler mi vardı, yine hepsi aynı yerlerinde ve şekillerinde var oluyorlar. Amazon ormanları ismini verdiğimiz ormanda bir maymun ya da bir kuş ya da bir karınca ya da bir solucan mı vardı, hep aynı yerlerinde var oluyorlar ama insanlar ve cinler yoklar. Onlara da atomları birleştirilerek bedenleri geri veriliyor, ruhları ile bedenleri yine bir araya geliyor, öldükten sonra dirilme denilen şey bu şekilde yaşanıyor ama onlar hesap vermeye mahşer yerine götürülüyorlar. Daha önce yaşadıkları gezegenlere değil…
Sonra…
Hesap görülüyor, öyle bir adaletli terazi var ki herkes herkesten hakkını alıyor. Cennetlik olanlar bu defa İlliyyuna değil de cennete konuluyorlar. Cehennemlik olanlar bu defa Siccine değil de cehenneme konuluyorlar. Bu arada yedi kat içinde de zaman işliyor. Allah bilir ne kadar süre geçiyor ama sonra Allah bu gezegenlere/alemlere yeni Ademler ve Havvalar gönderiyor. Bunlar, daha önce hiç dünya hayatı yaşamamış yeni Ademler ve Havvalar…
Sonra bunların da nesilleri çoğalıyor, belki yüz bin sene, belki beş yüz bin sene, belki de bir milyon sene… Allah’ın takdir ettiği kadar bir süre dünya hayatları/nesilleri devam ediyor, sonra bunların da kıyametleri kopuyor. Bunlar da nereyi hak etmişlerse oraya konuluyorlar.
Bu, bu güne kadar milyonlarca kez tekrar etmiş. Milyonlarca kere kıyamet kopmuş. Her seferinde yeni Ademler ve Havvalar gönderilmiş ve yeni cin soyları da gönderilmiş. Sadece bizim dünyamıza değil, üzerinde hayat bulunacak bütün dünyalara ayrı Adem ve Havvalar hemen hemen aynı anlarda gönderilmiş. Yani şu anda kat trilyonlarca gezegende hayat var. İnsan türünden ve dinden mükellef, akıl sahibi canlılar var ve insanın olduğu her gezegende ayrı ayrı cin türleri de var.
Kur’an ayetlerinde “Ey insanlar ve cinler!” diye hitap edildiğinde, kat trilyonlarca alemdeki bütün insan ve cin türlerine hitap ediliyor. Ve bütün bunlar aslında bir şey için var: imtihan…
Her kopan kıyametten sonra, belli bir süre geçiyor ve Allah istediği aleme/gezegene istediği Adem ve Havvayı gönderiyor. Lakin… Kıyamet son defasında kopmadan önce, o gezegende çok yüksek teknoloji varsa ne oluyor?
Çok güzel oluyor…
Kıyamet yaşanıyorken atomlara ayrışma kısmına gelindiğinde, dünya üzerinde tamamen erimemiş, bozulmamış, çürümemiş cihazlar, aletler, binalar, tüneller, çeşit çeşit köprüler, yollar, uçaklar, uçan daireler, toprak altında hayvan kemikleri/fosilleri varsa, onlar da ikinci sur üflendiğinde aynı şekilde geri geliyorlar. O insansız ve cinsiz gezegene yeni insan ve cin soyunu başlatacak Adem ve Havvalar gönderilmeden önce geçen uzun sürede de bu kalanlar bozulmamış, çürümemiş ve erimemişse, gelen Adem ve Havvalar bunların da mevcut olduğu bir dünyaya geliyorlar.
İşte bizim dünyamızda son seferinde bu, böyle oldu… Adem babamız ve Havva validemiz cennetten dünyamıza gönderildiklerinde dünyamızda, şu çağımızda olandan bile çok daha ileri bilim ve teknolojiyle yapılmış adeta her şey vardı. Adem aleyhisselam da zaten ilk insan olmanın haricinde, Allah tarafından kendisine her şeyin öğretildiği ilk peygamber olduğu için, bu teknolojik artıkları işler hale getirmeyi meseleden bile saymadı. Zaten içinden çıkartıldıkları cennette, bu dünyada gördüklerinin hepsinin benzerleri vardı ve öyle muazzam bir cennetten çıkıp gelen biri için buradaki en ileri teknoloji bile basit kalırdı.
Evrimcilerin safsatalarının aksine, ilk insan ve ilk peygamber olan Adem aleyhisselam gerçekte işte böyle bir hayat yaşadı. Venüs’e ya da diğer gezegenlere gidip gelinirken bu teknoloji ile imal edilmiş türlü uzay araçları da kullanıldı.
Kaç kere kıyamet koptu…
Yıllar önce bulduğum bir dar vakitte, bana sorulan soruya cevap verirken sesli mesajlar atarak vermiştim.
O mesajları bir araya getirerek de bu videoyu dar vakitte hazırlamıştım. Daha önce denk gelmeyenler, şimdi dinlemeliler.
İlk insan ve ilk peygamber olan Adem peygambere 10, Şit peygambere 50, İdris peygambere 30, İbrahim peygambere 10 sahife indirildi. Yani dört hak kitabımızın haricinde işte böyle bazı peygamberlerimize de yazılı sayfalar indirildi.
Yazıyı da şunlar, bunlar bulmadılar. Yazı cennette de vardı ve dünya hayatında Adem aleyhisselama yazılı on sayfa indirildi. Adem aleyhisselam da evlatlarına okuma ve yazmayı öğretti, öyle yayıldı, devam etti. Değişik insan ırkları da Nuh tufanından sonra oluştu ve nasıl olduğunu daha önce tekrarla anlatmıştım. Mağara devriymiş, taş devriymiş, evrim süreciymiş, bunların hepsi bilimsel ve de dini temelleri olmayan, son derece art niyetli ve abartılı hurafeler… On milyon üstü kat trilyon kere bilimsel olarak çökertilmiş yalanlar. Adem aleyhisselam vefat etmeden önce, yüksek teknoloji ile imal edilmiş uçan vasıtalara biniyordu. Bunlarla uzaya, başka gezegenlere de gidiyordu. Zaten Venüs’le gelin alma verme yapılırken sadece gökyüzünde değil uzayda da uçabilen vasıtalar kullanıldı. Kim ibtidai/ilkel ve hurafeci imiş, kim de medeni ve ilimle/bilimle iştigal edermiş, dünya insanlığı çok yakında bunu çok daha net olarak anlayacak.
O ateist olduklarını açıklayan ama bunu da yalanla, taktik icabı yapan, aslında satanist olan sözde bilim adamlarını üçer beşer değil, yüzer biner tarihin karanlık sayfalarına gömeceğim. Dünyamızın değil, 18 bin alemin en ileri teknolojileri ile saldırılsa bile ölmeyeceğim. Benim de bir vazifem var ve vazifem bitene kadar Allah beni de koruyacak. Şu ana kadar yaptıklarım, yapacaklarımın yanında Arap yarımadasındaki bir toz tanesi kadar kalır.
Eskiden dünyanın kutupları yemyeşildi. Hayvan ve bitki türleri çok fazlaydı. Çiçekler, arılar, böcekler, kuşlar insanlarla bir arada güzelce yaşarlardı. Sonra dünyamıza uzaylılar tarafından saldırılar yapıldı. Bu saldırılar sırasında, iklim silahları diye de bildiğimiz elektromanyetik silahlarla dünyamızın tabii dengesine şiddetli darbeler vuruldu. Dünyanın tabii manyetik alanına, elektromanyetik alanlarla yapılan bu şiddetli saldırılar, en çok da kutup bölgelerine tesir etti. Neticede kuzey ve güney kutuplarında aşırı soğuklar ve buzullar hakim oldu.
Dünyamızın fabrika ayarlarında, kutup bölgelerinde, günümüzde olduğu gibi sürekli soğuk hava şartları ve buzullar yoktu. Küresel ısınma dedikleri şeyin, uzaylıların dünyamızın tabii dengesine vurduğu darbelerin görünür kısımlarını geçiştirmeye dönük bir söylem/kandırmaca olduğunu daha önce de ifade etmiştim. Küresel ısınma diye bir şey yok, çok ileri teknolojilerle ağır saldırılar var. Halen devam etmekte olan saldırılar… Şimdi daha sarsıcı olanı da yazayım ki buzulların hızla erimesi, iddia edildiği gibi dünyanın felaketi olmayacak. Bu konuda anlatılan bir sürü şey ya aldanış ya da kasıtlı aldatma…
Bir an önce dünyanın kutup bölgelerini de fabrika ayarlarına döndürmeliyiz.
Kutuplardaki buzulların erimesi ile okyanuslardaki su seviyesinde, tehlike oluşturmayacak miktarda yükselme olur. Dünyanın farklı yerlerinde yağışlarda artış olur, bazı yerlerinde iklim değişikleri görülür ama bunlar da felaketlere sebep olmazlar. İlk yıllarda okyanuslardaki tuz oranı da küçük bir değişme gösterir ama bu da ciddi sıkıntıya sebep olmaz. Aksine bu yaşanacaklar, dünyamızın tabii dengesi, hayvanat ve de insanlık için çok faydalı olur.
Bir yandan da soğuk iklimde yaşayan o penguenler, foklar, kutup ayıları, kutup tilkileri ve benzeri hayvanlar telef olabilirler ama o koca kutup bölgelerinde yeniden yeşille mavinin kucaklaştığı çok güzel bir saha oluşur. Yeniden oralarda insanlar ve türlü bitkiler/ormanlar, türlü havyanlar yaşayabilirler. Dünyamız derin bir nefes alır.
Kuzey ve güney kutup bölgelerinde, toprağın kilometrelerce altında, çok ama çok büyük uzaylı üsleri var. Kutupların soğuk ve buzul olarak kalmasını, oralarda insanların yoğun olarak yaşanmamasını bu uzaylı insan türleri istiyorlar. Bu maksatla, nüfuz edebildikleri devletlerdeki üniversitelerde bilim adamlarını ve siyaset sahasındaki yetkili kişileri kasten yanlış yönlendiriyorlar. Buzullar eriyince akıl almaz felaketler yaşanacağına inandırıyorlar. Çok parfüm sıkarak ozon tabakasının delindiğine inandırdıkları gibi… Çok sayıda atom bombası denemesi yaparak zayıflattıkları ozon tabakasının o kısmını suni tekniklerle onardılar ama bunu da dünya insanlığına anlatmıyorlar.
Bilinmeli ki o kutup şartlarında yaşayan penguenler ve foklar başta olmak üzere pek çok hayvan türleri genleriyle oynanarak türetilmiş hayvan türleri. Zaten yakın gelecekte bütün insanlık, sonradan türetilen hayvan türlerinin nesillerinin yok edilmesi hususunda ittifak edecek.
İnsanlığa anlatılanın aksine olarak, kutuplardan ne kadar çok buz kütlesi koparsa, dünya ve insanlık için o kadar hayırlı olur.
Hala uzaylı türler, kutup bölgelerinde sürekli olarak soğuk hava şartları ve buzullar olması için, şimdilerde HAARP dediğimiz elektromanyetik silah mantığına benzeyen aletler çalıştırıyorlar. O bölgelerde soğuğu ve buzulları kasten oluşturuyorlar. Kısa süre önce Nazca çizgilerini anlatırken, Güney Amerika ülkelerinin çöl olan kısımlarını kasten çöl halinde tuttuklarını, bunun için okyanus akıntılarına suni tekniklerle yön verdiklerini ve elektromanyetik iklim kontrol tekniklerini kullandıklarını, bunu da çöllerin altında devasa uzaylı üsleri bulunduğu için yaptıklarını ifade etmiştim.
İstedikleri yerlerde sürekli olarak soğuk hava şartları ve buzullar, istedikleri yerlerde ise sürekli sıcak hava şartları ve çöller hakim olsun istiyorlar.
Biz, son zamanlarda dünyamızda yer altındaki gizli uzaylı üslerine çok büyük metafizik saldırılar yaptık. Hem çok çok yüksek sayıda can kaybı yaşadılar hem de oralarda kullandıkları teknolojik aletler, cihazlar da büyük darbeler aldılar. Boşaltmak zorunda kaldıkları yer altı üsleri dahi oldu. İşte bu süreçte kutup bölgelerini kasten soğuk tutmak ve buzul şartlarını devam ettirmek için kullandıkları teknolojik aletler de bozuldular ve bunların başında sorumlu olan teknik adamları da öldüler. Bu krizi aşmaya çalışıyorlar ama öyle kolay değil. Bu süre zarfında buzullardan dev buz kütlelerinin kopması da daha sık görülür oldu, olacak. Daha önce birkaç tekrarla ifade etmiştim ki burası bizim dünyamız ve dünyamıza düşman olan uzaylı insan türlerinin gizlice ve sinsice çevirdikleri bütün oyunları bozacağız. Dünyamıza ve insanlığa düşman olanlara, dünyamızda yer yok.
Bundan çok yaklaşık yüz milyon yıl önce, başka bir dünyanın insanları çok büyük bir harp yaşadılar. Bu harpte çok perişan oldular ve çok yüksek sayıda can kaybı yaşandı. Canını kurtarabilenlerden bir grup, çok sayıda uzay aracı ile dünyamıza geldi.
Öncelikle güney Amerika’da yerleştiler. Arkalarından takip edilmek ve saldırıya uğramak endişesi yaşadılar. O zaman dünyamızda bir Adem ile Havva ve bunların evlatları/nesilleri yoktu. Yani dünyada o gelenlerden başka insan yoktu. Böyle olsa da yeraltında yaşamaya karar verdiler. Çünkü bir gün peşlerinden gelineceğine ve saldırıya uğrayacaklarına emin gibiydiler.
Bizden kısa boyluydular, gri renkli derileri vardı. Bilim ve teknolojide uçuk seviyeye gelmişlerdi. Din, namus ve ahlakta ise o nispette gerilemiş, dibe vurmuşlardı. Kural tanımaz, merhamet etmez, utanmaz, sürekli birilerine ya da bir yerlere zarar vermezlerse uyuyamaz hale gelmişlerdi. Adeta kötülükle beslenir, gıdalanır olmuşlardı.
Sığındıkları dünyamızda, daha çok Peru, Bolivya, Şili, Arjantin taraflarında ikamet ettiler. Yer üstünde çok az sayıda bina inşa ettiler. Yerin kilometrelerce altında ise çok geniş yeraltı şehirleri tesis ettiler. Gelirken yanlarında kendi dünyalarından bazı hayvanlar, bitkiler, toprak numuneleri ve sular ve teknolojik cihazlar da getirdiler.
Dünyamıza kurulduklarından bir süre sonra, dünyamızı, üzerindeki hayatı çok ileri teknoloji ile incelediler. Daha sonrasında ise niyetlerini bozdular ve hiç yapmamaları gereken işlere giriştiler.
Kendi dünyalarından getirdikleri hayvan ve bitki türlerinin bizim dünyamızın tabiatına uyum sağlayıp sağlamayacağına bakarak işe giriştiler. Onları tabiata tam olarak salmadan önce bazı yerleri çitlerle çevirdiler ve onları oralara salarak gözetlediler.
Sonra dünyamızın tabiatına uyum sağlayabilenleri tabiata saldılar. Uyum sağlayamayacaklarını düşündükleri hayvanların ise genleriyle oynadılar. Bir zaman geldiğinde bu işte daha da ileri gittiler ve bizim dünyamızın hayvanlarıyla, kendi dünyalarından getirdikleri hayvanların genetik kodlarını birleştirmeye başladılar. Melez hayvan türleri türettiler. Bunları da hemen tabiata salmadılar da etrafı çevrilmiş geniş alanlara bırakarak gözetlediler, incelediler.
Dünyamızdaki hayvan ve bitki türlerini de sınıflandırdılar. Her sınıftaki hayvanları detaylıca incelediler. Bunların hepsinin genetik kodlarını elde ettiler. Sonra Peru Nazca merkezli kurdukları o muazzam tesiste yüzyıllar boyunca hayvanların ve bitkilerin genleriyle oynadılar. Çok ileri seviyede genetik mühendisliği yaptılar.
Uçan daireleri bol miktarda vardı ve bu tesisi havadan da gözetliyor, inceliyorlardı. Çok geniş ormanlık arazide, havadan gözetleme yaparken, hangi hayvan türü için ayrılmış sahanın üzerinde bulunduklarını karıştırdıklarından ötürü, bir süre sonra her sahaya o hayvanın resimlerini çizdiler. Yukarıdan net görülebilmesi için hayvan çizimlerini yüzlerce metre büyüklüğünde ve kusursuz bir şekilde çizdiler.
Toprağa çizdikleri bu şekilleri, uçan daireleriyle çok kolayca ve toprağın kimyasını bozarak, atomlarını yakarak yaptılar. Böylelikle uçan araçlarıyla havadayken, yüzlerce hayvan sınıfından hangisinin testlerinin yapıldığı arazinin üzerinde olduklarını hemen anladılar.
Resimde gördüğünüz sahaya da maymun şekli çizdiler. O zamanlar dünyamızda bu görülen şekle benzeyen üç beş maymun türü vardı. Maymunlar öyle fazlaca insana benzemezlerdi. İşte bu gelen kuralsızlar, başka bir dünyadan cennet misali olan dünyamıza gelen bu başka insan türü, maymunlar üzerinde de çok oynadı.
Yaptıkları genetik mühendisliği çalışmaları sırasında maymunlarla kuş türlerinin, maymunlarla aslanların, maymunlarla mümkün olabilen her türlü hayvanın kodlarını birleştirdiler. Bu denemelerde suni rahimler de kullandılar. Yani taşıyıcı anne bir hayvana bile ihtiyaç duymadılar. iyi netice elde edilmediği hemen görüldüğünde, türettikleri o yeni türleri hemen itlaf ettiler. İlk bakışta sorunsuz görünen hayvanlar türetebildiklerinde ise etrafı çitlerle çevrili geniş sahalara yayarak bir süre incelediler. Bu süreçte bir zaman geldiğinde maymunlara kendi insan genlerinden bile eklediler. O zamanlar orangutanlar da yoktu, bu kadar geniş maymun çeşitleri de yoktu, maymun insanların bu derece benzerliği de yoktu.
Sadece maymun türleri türetmek için çok çalışmadılar. Akıl almaz hayvan türleri türetmek için de çok çalıştılar, çabaladılar.
Bir zaman geldiğinde dünyamızın yırtıcı kuşlarıyla, yırtıcı sürüngenlerinin kodlarını da birleştirmeye başladılar. İşte dünyamıza ve kendilerinden sonra milyonlarca sene boyunca dünyamıza gelecek ve dünyamızda yaşayacak olan dünya insanlarına, en büyük kötülüklerden birini de bu şekilde yaptılar.
Bu kısımda çılgınca sonuçlar aldılar. Kuş denilse değil, yırtıcı sürüngen denilse değil, acayip bir canlı türünü, dinozorları türettiler. Hatta çeşit çeşit farklı kod birleştirmeleri yaparak, çeşit çeşit dinozor türleri de türettiler. Zaten bir süre sonra dinozor çeşitleri de kendi aralarında çiftleşerek ayrıca yeni dinozor türlerinin türemesine sebep oldular. Üzerine tahminen 30-40 milyon yıl geçene ve soyları tamamen kurutulana kadar, bu dinozorlar hep insanlığın başına bela oldular. Çok canlar yaktılar. Tabiata da çok zararlar verdiler. Kendileri de gün yüzü görmediler, rahat etmediler.
Tıpkı timsahlar gibi…
Daha önce yazmıştım. Deniz iguanalarından, ahtapotlara ve timsahlara kadar pek çok hayvan türünün gerçek hikayesi, hiç de zan ettiğimiz gibi değil…
Gelirken yanlarında getirdikleri hayvan türlerinden biri de timsahtı. Lakin onların kendi gezegenlerinden alıp getirdikleri timsahlar, aslında nispeten çok daha uysal, daha az yırtıcı hayvanlardı. Getirdikleri timsahın sonra burada genleriyle oynadılar. Daha vahşi, yırtıcı, zararlı bir hayvana dönüştürdüler. Derilerinin kalınlığını ve doku yapısını bile değiştirdiler.
O günden beri de ne timsahlar rahat ettiler, huzurlu yaşadılar, ne de insanlar ve hayvanlar… O günden beri sayısız dünya insanı bu kasten vahşileştirilmiş timsahlar nedeniyle can verdiler ya da ağır aralandılar hatta uzuvları koptu ve bu hala devam ediyor. O günden beri kilometrelerce yol giderken yol üstünde su bulan hayvan sürüleri, suya korka korka yanaşır oldular. Çünkü timsahlar hep buralarda pusular kurdular, kuruyorlar. Daha da önce de dediğim gibi, timsahlar bu dünyanın tabiatına hiçbir fayda sağlamadılar ve aksine olarak hep zararlı oldular. Şimdi yok olsalar, hem kendileri, hem hayvanat, hem insanlık kurtulmuş olur.
Bu genetik mühendisliği işinde o kadar sınır tanımaz tavırlar sergilediler ki bir süre sonra kendileri üzerinde de ileri seviyede denemeler yaptılar.
Dünyada kuvvetli, bazı yönleri değişik ve faydalı gördükleri hayvanların genlerini kopyalayarak kendi türleri üzerinde denediler. Bir anne ve baba uzaylıya ihtiyaç bile duymadan, suni rahimlerde kendi türlerinin doğmasını zaten sağlayabiliyorlardı. Bunun üzerine söz konusu hayvan kodlarını da eklediler ve neticelerini gözetleyip incelediler. Kendi türlerini bile değiştirmeye, bozmaya kalktılar. Bir süre sonra kanlarının rengi yeşile döndü. Ciltlerinde ise artık grinin haricinde yeşile çalan kısımlar da görülür oldu. Bu denemelere de yüzlerce sene devam ettiler.
Dünyayı her geçen gün daha çok bozuyor, darbeliyorlardı ki saldırıya uğradılar.
Şükür ki bunların düşmanı olan başka bir uzaylı insan türü bunların izini buldu. Hiç beklemeden çok ağır bir saldırı yaptılar. Nükleer bomba teknolojisinden çok çok daha ileri silahlarını, bunların üzerlerine üst üste attılar. Bu insanlıktan çıkmış uzaylı insan türü, nihayet belasını buldu. Aralarından çok çok azı sağ kaldı. Diğerleri cehennemi dünyada yaşarcasına dehşetli saldırılar altında feci şekillerde can verdiler. Saldırı ihtimalini hep göz önünde bulundurarak sığınaklar ve ihtiyaç duyulacak araçlar, cihazlar hep hazırda bekletiliyordu. Buralara sığınarak kaçanları bir avuçtular ama iki farklı gezegene giderek insan şeytanlığı yapmaya oralarda devam ettiler. Bize de çok yaklaşık yüz milyon yıldır bunların şeytanlıklarının sıkıntılarını çekmek kaldı ve hala çekiyoruz.
Peru, Şili, Bolivya ve Arjantin’de bir kısım toprak, bu saldırıda tamamen yanarak çölleşti. Yeraltı üslerinin tamamına yakını imha edildi.
Bu konularda çok daha fazla şeyler yazacağım, anlatacağım.
O zaman o büyük saldırı yaşandığında, Nazca ve çevresinde pek çok yer aniden yandı. İnsanlar, binalar, ağaçlar, hayvanat ve hatta toprak yandı.
Hemen çölleşme olduğu için Nazca çizgileri denilen bu çizgiler, bu izler milyonlarca senedir kaldılar, yok olmadılar. Çünkü güneş hep kuru tuttu, yağış almadı ve öylece kalakaldı.
Aslında oraya sadece çizgi çizmediler. Toprağı lazer benzeri bir teknikle yaktılar, çizgiler boyunca kanal açtılar ama o çizgilerin/kanalların içine bu gün hologram dediğimiz teknolojiye benzer bir teknoloji de yerleştirdiler. Bu kanallardan yukarı doğru lazer ya da hologram diyebileceğimiz ışıklı görüntü verildi. Gökte bile bu hayvanatların şekilleri görülüyor ve bu şekillerin altına düşen kısımda bu tür hayvanların toplandığı, incelendiği hemen anlaşılabiliyordu.
Bu çölleşme bu güne kadar kaldı.
Milyonlarca yıl geçti ama bölge yeşermedi, yeşermiyor. Dünyanın en sıcak ve en kurak çölü de bu bölgedeki Atacama çölü…
Şili, Peru, Arjantin ve Bolivya sınırları içinde yer alan bu koca çöl, bilim adamlarına sorarsınız, Büyük okyanusun yakın kısmındaki soğuk su akıntısı nedeniyle hep çöl olarak kalmış. Su soğuk olunca güneş oralarda okyanus suyunu buharlaştırmamış ve bu da göğe suyun/nemin yükselmemesine sebep olmuş, neticesi olarak da oralar hiç yağmur yağmayan yerler olarak kalmışlar.
Okyanusa bu derece sıfır/yakın bir arazinin/çölün, milyonlarca yıldır hiç yeşermemesi, izah edilebilir şey değildir. Bunun izahı için Humboldt Akıntısı denilen bu soğuk akıntı sebep gösterilir.
Sarsıcı bir gerçek de şudur ki Humboldt Akıntısı denilen şey de suni yollarla ve uzaylılar tarafından sağlanmış bir akıntıdır.
Söz konusu yerlerin hep çöl olarak kalmasını uzaylılar istediler ve istiyorlar. Çünkü milyonlarca yıldır dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, bu bölgede yeraltında da uzaylı tesisleri var. Bölgedeki çok geniş çölleşmiş arazilerin altında, çok geniş yeraltı şehirleri günümüzde de var.
Bunu, oralarda daha rahat yaşayabilmek, geceleri ve gündüzleri uçan dairelerle ya da başka araçlarla yeryüzüne ya da gökyüzüne çıktılarında nispeten daha rahat olabilmek için de yapıyorlar ama bir sebebi daha var. Kızgın kumlar güneşin yakıcı ışınları sayesinde aşırı derecede ısınıp ısıyı daha alt tabakalara geçiriyorlar. Bu alt tabaka kısmında ısıyı, elektrik enerjisine çeviren sistemler var. Yani yerin kilometrelerce altındaki gizli şehirlerin, üslerin sarf ettiği enerjinin bir kısmı bu çölleşmiş sahada oluşan ısı sayesinde elde ediliyor. Bu teknoloji, bizim güneş panelli elektrik üretme teknolojimizden çok çok ileri bir teknoloji…
Söz konusu dehşetli saldırı sırasında, buna karşılık vermeye de çalıştılar. Zaten kuzey Amerika’ya da az çok tesisler kurmuşlardı ve oralara da yayılmışlardı. Saldırı gelince, söz konusu yakıcı bombalardan kuzey Amerika’ya da atıldı.
ABD’deki Nevada Çölü de bu saldırıdan nasibini alıp çölleşen bir arazi. Bu saldırılarda düz zeminli araziler hemen yanıp kavrulup kuru toprak oldular ama dağlık, engebeli yerler de saldıraya maruz kalınca, adeta içten kavruldular. Aslında atılan bu yakıcı bombalar, yerin çok altındaki üsleri, şehirleri de yakması için atıldılar. Tesir güçleri çok fazlaydı. Böyle olunca, yerin üstündeki tepeliklerin ve dağların da sadece yüzeyini değil, iç kısımlarına kadar her yerlerini yaktılar. Dağlar içindeki kayalık kısımlar bile bu saldırıdan nasiplerini aldılar. Onların bile fiziki şekilleri değişti.
Böylelikle Nevada Çölünde ve daha başka çöllerde görülen o tuhaf yanık, kurak, tepelik/kayalık sahalar oluştu.
Bazı bölgelere atılan yakıcı bombaların şiddeti ise nispeten düşüktü. Oralara çok kuvvetli bombalar atmaya gerek görmediler. Hal böyle olunca da oralarda bir süre sonra yeniden yeşermeler oldu. Hiç değilse kısmi yeşermeler oldu. Bir de bombaların atıldığı yerden daha uzak çemberde olan yerlerde, nispeten daha az sıcaklık oluştu, daha az yanmalar oldu ve bu da kısmi çölleşmelere sebep oldu.
Hakan Çalışkan cinayetinde Sedat Peker’in de payı/katkısı var mıydı? Soysuz’la birlikte pek çok büyük suç işleyen Peker, bu cinayette Soysuz’un suç ortağı mı?
MİT piyonu Sedat Peker’in adamları arasında MİT elemanı olanlar da var mıydı, var mı?
Sedat’ın ne zaman, neyi, ne kadar konuşacağına MİT mi karar veriyor?
MİT içindeki gruplaşmalar, çatışmalar ne seviyede?
CIA çok kısa süre içinde Peker’e operasyon yapacak mı?
Peker’in milyarlarca dolarlık servetine tamamen ya da kısmen el konulacak mı?
Gizli Yahudi Sedat Peker davası/yargılaması da gizli Yahudi suç örgütü lideri Adnan Oktar’ın davası/yargılaması gibi “sınırlı” mı tutulacak?
Hala Türkiye’yi karıştırmak istiyorlar ve onlardan önce biz karıştırabiliriz
Çok acımasız, çok kanlı ve çok haince planları var. Soysuz ve onu oynatan milletler arası suç teşkilatı, Türkiye’yi hala karıştırmak istiyor. Türkiye’de çok büyük terör hadiseleri ve bombalı/kanlı olaylar yaşanmasını istiyorlar. Bu terör saldırılarını kontrollerindeki terör gruplarına kendileri yaptıracaklar. Peşi sıra pek çok ilde kalabalıkların sokaklara inmesini de sağlayacaklar. Vaziyete bakıp gerekirse Türk – kürt, Türkiyeli – Suriyeli, Sünni – Alevi çatışmaları da çıkartmak isteyecekler. Ülkeyi bir anda epeyi karıştıracaklar.
Daha çok karışıyorken, çok yerinde müdahaleler yapmış ve olayların hepsini bastırıp teröristlere haddini bildirip kontrolü sağlamış kahramanı oynayacaklar. En çok da Soysuz bu görüntüyü verecek. Asıl kısma ise bundan sonra geçecekler. Tayyip’in çok yaşlandığını, çok hastalıklarının olduğunu ve artık sorumluluklarını yerine getiremediğini, bu nedenle ülkede çok ciddi sorunların yaşanabildiğini, artık Türkiye’nin idaresini bırakması gerektiğini konuşacaklar. Kontrollerinde olan sözde gazeteciler ve medya personelleriyle, soysal medya trolleri ve bot hesapları üzerinden de büyük bir kamuoyu oluşturmak isteyecekler. Olabildiğince kısa sürede ve ani şekilde, bir oldu bitti ile Tayyip’i devirmek isteyecekler.
Sonrasında ise Rusya, Çin, Biden çetesiyle ortak hareket ederek onların namına Türkiye’nin idaresini ele almak isteyen bu Soysuz’u ülkenin başına geçirecekler. Hem de bu güne kadar da halk tarafından aslında sevilmediği, itibar görmediği, türlü sahtekarlıklarla aksi yönde haberler, yayınlar ve paylaşımlar yapılarak el üstünde tutulmaya çalışıldığı ve bu günlerde ise herkesin nefret ettiği ve bakanlıktan derhal alınıp yargılanmasını istediği bu Soysuz’u Cumhurbaşkanı yapmaya oynayacaklar. Akıl alır gibi değil ama planları gerçekten de böyle…
Bir planları da yeni bir darbe tiyatrosu üzerine kurulu… Sözde bir darbe teşebbüsü yaşanacak, bazı idareci kişilerle birlikte Tayyip’ten de haber alınamayacak. Bu zor zamanda Soysuz kahramanca müdahaleler yapıp darbeyi bastırmış kişi rolünü oynayacak. Sonra çıkıp pek çok idareci gibi Tayyip’in akıbetinin de henüz bilinemediğini ve ülkede otorite boşluğu olmadığını, her şeyi kontrol edeceğini açıklayacak. Fiilen ülkenin iplerini eline almış olacak.
Hemen şimdi bir kaç delil paylaşsam bu Soysuz herifin hakkında, cumhurbaşkanı olmasını geçtim, sokağa bile çıkamaz ve onu her gören TC vatandaşı gördüğü yerde insanlık namına sıkar, indirir. Öyle olmasa bile devamında savcılar da delilleri görmezden gelemezler. Hatta büyük ihtimalle insanlar sokaklara dökülüp “Bu adam ne imiş böyle, asın şunu” diye eylemler yaparlar. Tempo tutarlar.
O kısımda da savcılar hala vazifelerini yapmazlarsa, yine sorun olmaz. Biz de karşı grup olarak sokaklara hem de çok kalabalık şekilde ineriz. Sonrası bizim mesuliyetimiz değil, ezer geçeriz. Çünkü söz konusu olan, vatan…